|
ORMAN VE AĞAÇ (sayfa 1)
Orman ve ağaca karşı aşırı sevgimden dolayı, kör bir zihniyetin kör kuyusuna düşmüş bulunan köy ağası ile, ağaçtan anlamayacak kadar avanak ve içinde barınan bir maymun kadar muhakemesi olmayan muhtar tarafından sövülüp dövülmemin ruhi rencidesinden doğan bu ramam vari yazım, seksen senelik hayatımın en hazin hatırasını taşımakdadır ki, işte onsekiz yaşımdayken yazdığım bu yazımla birlikte o günün çocuklarıyla beraber yaptığım, çok enterasandır ki o günün çocukları, bugünün ise torun sahibi olmuş hatta, bebelikten babalığa babalıktan dedeliğe terfi etmiş olan çok değerli çocuklarla yaptığım "ağaç" mevzulu bir söyleşimizi ...... sizlere takdim ediyorum.
Şöyle ki; Çok değerli okuyucularım! "Orman ve ağaç" kelimelerini duyunca kemiklerim sızlar, ciğerlerim cızlar. Çünkü ormanı koruma isteklerim, bizim muhtar ve ağaların fasık fermanları ile öldürülmek için en feci hakaretlerine hedef olup en cahilane, en canice bir şekilde dövülüp sövüldüğüm aklıma geldikçe acı acı of çekerim ki.
Hİç ormana ateşle, balta ile gidilir mi ? Hiç ona ihanet edilir mi ? Ormana bohçe ile gidilir, gonca ile dönülür. Onun serin gölgeleri, narin gülleri arasında gülünür, eğlenilir, yiyilir içilir. Dönüncede insanın ruhu rahatlar, gönül gözü açılır. Nargizler toplanıp, sefayla koklanır. Meşelerin mavi menekşeleriyle neşelenilir, buz gibi suları şişelenilir, en pahalı piknikler parasız pulsuz yapılır.
Ondan sonrada ona tapılacak yerde, yakılır gelecek nesillere de işte böyle çıplak çirkin nahoş miraslar bırakılır, öyle mi ?
Çok şükür ki çocuklar, en cani kimselerin yakıp kül ettiği bu kirli enkazı örtmek için devlet baba şimdi çıplak bırakılan bizim köyün dağlarına, yıprak yamaçlarına, hışıl hışıl bayırlarına yeşil yeşil çamlar dikiyor. Şimdi gördüğünüz şu boz toprakları bir iki sene sonra rengarenk yapraklar çiçeklerle örtülü olarak göreceksiniz! Beraber eğlenip beraber güleceksiniz, beraber büyüyeceksiniz hayatınızın canlı en heyecanlı anları, en tatlı, en mutlu hengame ve hatıraları onların oksijen ziyafetleri, zarif kıyafetleri arasında başlayacak. Ne mutlu sizlere ki, benim bu müstakbel müjdeme karşı muştuluk olarak sizde benim kadar memnun olup sevinecekmisiniz ?
Çocuklar: "Biz, senden daha çok seviniyoruz."
Ama çocuklar, sizin babalarınız, dedeleriniz ormancıların bu hayırlı işlerine karşı dişlerini gıcırtarak hakarete kalkıştılar. Bu temiz ve titiz teşebbüslerine teşekkür edip, geldikleri yollara halı serecekleri yerde, neredeyse çarmıha gereceklerdi.
Bereket versin ki Koçolgilin Koç Ali, Mehrali, Durmuşgilin Kel Dursun, Keleşgilin Küfür Kemal, sonra Kezban Bibinin uşakları, muşakları gibi bizim genç kuşaklar biraraya toplandıkta bu ağaç ve toprak düşmanı ağda beyinli ağaların beylerin şerrinden, arazimizi cennet gibi bezetmek isteyen o, basiretli insanları bu basit ve cahil cemaatin cinayetlerin kurtardık.
Yoksaki bu yoz yobazların yüzünden az kalmıştı ki kan gövdeyi götürecekdi... Çünkü asırlarca cahil bırakılıp ilimden irfandan mahrum bırakılıp mağdur koyulan masum köylü tıpkı çolpa çoban önündeki çorlu koyun sürüsüne benzer.
Şöyleki: Şimdiki adı Çayırlı olan Tercan kazasının "Hovuk" köyünden kükreyip köpürerek adeta bir karayılan gibi kıvrıla kıvrıla akıp giden Karasu, yani fırat nehrinin kudurmuş bir kolu olan bu Karasu kış ortasına doğru yılan havı gibi bir buz havına bürünüp ayağına gelecek avanak bir avını beklediği çok nasipli kasipli bir gündü ki, köyün Rizgo isimli kürt çobanı biraz aşağıdaki "Kötür Köprüsünü dolanmayı kendisine bir külfet addederek, daima ülfet ettiği daha kese bir yoldan karşıdaki yamaçlara geçmek için her sabah donunda sürüsünü buzun üstünden geçirmeyi adet edinmişdi.
Yine mutadı veçhile sürüsünü uzun uzun otlatıp köye dönerken buzun köprüsünü tercihdeki tehlikeyi sezememişti ki, tam buzun ortasına gelir gelmez güneşden gevşeyen buz küt deyip tuz gibi dağılarak çöken kocaman delikten aşağı kürt çoban düşüp bu buz pususunda bekleyen Karayılana yutulup yem olmakda iken, çobanın çığırını takip eden sefil sürü teker teker Rizgoyu takip neticesinde ne sürüden bir emmare, neden çobandan bir nişane kalmadan Karasuyun girdap gibi kocaman obur gırtlağına yutulup, öbür dünyaya doğru yumula yumula giderlerken, yorgunluk ve zayıflıktan orgun orgun yata kalka, düşe müşe yolun çok gerisinden gelen topal ve tırıl bir toklu aynı izi takip ederken önündeki deliği görüp, ne sürüye delillik yapan deli çobanı nede sürüyü göremeyince hemencecik izden sapıp birkaç adım yukarıdaki sağlam buzdan geçip biraz geçte olsa sağ salim olarak pahalı kelle paçayı ucuza kurtarmak suretiyle, kafasız kılavuza kurban giden suçsuz sürüden, güçsüz, fakat akıllı bir armağan kalır topal toklu köylüye...
Allaha çok şükür ki ne öncüyüm, ne soncu, sadece tıpkı topal toklu gibi davar sürüsünden tecrit olmuş, tamamen tabiat ve canlı sevgisiyle insani bir istek ve destekle ilahi istikamete doğru yılmadan yorulmadan yürüyen azıklı tozuklu akıllı bir ahret yolcusuyum ben !
Çocuklar, sizin babalarınız, o, saçlı sakallı sakar dedeleriniz ormancılara yapdıkları olumsuz işi banada aynen yapmak istediler. Şöyleki..... Hani, şu bizim Kaynarcadaki nadassız bile az ekip çok veren nam almış tombul tarla varya; işte orada şimdi orman gibi görünen söğüt ve kavakları dikerken aynı kabalığı banada yapdılarki, göya önayak olup millete örneklikle ağaç dikmeyi öyretirsem daha önlenemezmiş dağlar hep ağaçla dolarmış." diye benimde başıma biriktiler. Tabiki ben onların bulavralı patırtılarına pabuc kaptırıp paça vermeden ertesi gün gine fidanları dikmekte iken, birde bakdım ki ne bakiyım; o, Öküzöldürenin sırtlarına doğru köylüler yediden yetmişe kat kat karınca gibi sarmış varmış geliyorlar, hemde telese telese kan ter içinde "Hacı Halilgilin Höyük tarladaki böyük ahlet ağacının dibine dar düştüler. O, hor hırıltıları homurtuları ta yanıma kadar geliyordu. geriden düşe kalka gelen kör, topalla bu şer topluluk tamamlanınca aralarında ne konuştuğu ne konuşmadıysalar birde bakdım ki içlerinden bir tanesi ayrıldı bana doğru geliyor. Gele gele geldiki Şamil Ağagilin Şakir Çavuş. Bende gine hayınan fidan dikiyorum. Ama öylede olmuşdum ki terkan içinde kalmışdım. Zaten açlık dersen artık daha sorma zirveye çıkmışdı.
Yanıma gelipte "Selamünaleyküm Aşık kolay gelsin ama emeklerin beyhudeye boşa. Başını kaldır da ahledin altındaki konfuroza bir bak dedi. Bende bu korkun konfurozdan hiç haberim yokmuş gibi hayırola çavuş ne konfurozuymuş o, dedim.
"Ne olacak dedi, senin bu fidanlarını sökmeye geldik. Ne için dedim ağacın bölgesine toplanıp gölgesine sığındıkları için mi ? Çavuşda "Sen ona bakma o, Allahın dağında bitmiş bir ağaç, hoş seninkiler gibi bin ağaç değil ya dedi bende: daha ey ya çavuş dedim Allahın dağında olsunda, bağında neden olmasın ki, günah mı ? Hem, o, bir ağacı Allah bizlere nümune yani gösteriş bir ibret almamız için yaratmış hoş nefret etmemiz için değil ya. Biz istesek o, yanlız ağacın yanına yüzlercesini daha ekleyebiliriz fena mı olur ?
- Ben bilmem hadi gidekte fena mı olur fayda mı olur sen onlara anlat dedi.. Hemde burası meraymış meramın neyse haydıda muhtara anlat. Kelkitten Kel Kemal ile Çil Katibi getirmiş keşvetdirmiş ölçdürmüşler, iki adım bir ayak, bir üzengi dışarı çıkıp tarlaya değil tarlanın tumbuna dikmişsin fidanları dedi. Bende: bu daha ey ya çavuş dedim tump mülke, mülkte malike aittir mülkün hakiki maliki ise haliktir. Mevlanın mülkü muhtara mübahta, bana neden tebah olsun ? Sözün özü tump tarlanın, tarlada benimdir. Hemde daha doğrusu tump tarlanın tapısı temelidir, ne kadar beslenirse, o kadarda süslenir. Baksana daha şimdiden su girmiş harıl uçurup götürüyor, eğer burayı beslemezsem birkaç yıl sonra tumpdan geçdikde, seller, yeller tarlayıda yalayıp yutup, silip süpürüp alıp götürecek, oturacak ortada oturacak ne bir karış yer, nede mala davara bir tel ot kalmayacak, sel hepisini denize dolduracak size bize dava görecek daha ne kalak, sizin elinize o zaman ne geçecek bilmem ki ? Ağaç dikersen hiç olmazsa yaprağından, dalından budağından, gövdesinden, gölgesinden ve hemde bölgesinden istifade edeceksiniz. Şunların şaşkın hallerine bir baksana hele, ahledin gölgesinde nöbet nöbet sıra ile hemde para ile oturuyorlar. Birkaç tane daha olsaydı hepiside sığınmazmıydılar onların serin gölgelerine ?
Aşık o sözün haklı dedi amma bu işlerde çok haksızsın dedi. Neden dedim ? - Nedeni medeni var mı yahu, yarın sen burayı fidanlarla doldurduktan sonra daha bizim bir gıdığımızı bile sekdirmezsin buradan dedi. - Tabi atlatmam dedim, şimdi daha çok körpeler kök bile salmadılar. Daha çok küçükler, aralarından mal davar geçince hep kırılırlar. Ama birkaç sene sonra hem gövdeleri hemde gölgeleri büyüyecek dalları dorukları uzaya doğru uzanacak. Hemde rüzgar yapraklarını taa karşıki yıpraklara fırlatacak, fidanlar hem fırtınaları önleyecek hem kârını barını ortalığa saçacak, hem mala davara yem olup ve hemde kurtlara kuşlara kol kanat açacak, gelip geçen eşler dostlarda gölgelerinde oturup devran sürecekler.
- Ohoo dedi, desene ki senin işin aynı Nüsurettin Hocanın yolların kenarına diken dikip pamuk yüklü devler geçerken pamuklar takılacak o toplayıp eğirecek dokuyacak satacak, dikene takılan pambuk paşiyle parası ile tombuk karısına pabuç alma pazarlığına dönecek desene, ama banane ben sadece emir kuluyum sana haber getirdim emeğini heçe harcama. Sen beni dost bilirsen gel bu sevdadan vazgeç, sonradan baş döş dövüp boş yere yaş dökme heç. Yoksa işte görüyorsun ya vaziyet çok vahim, vallahi ki bu işin heç şakası makası yok, her nerden baksan bekası bok.
Hele hepside neysede ille ki başı çeken Hırlak Hıdır ki kudurmuş köpek gibi ağzını açtımıydı köpükler salıp küfür saçıyor, sap yiyip saman sıçıyor.
Artık benimde tepemin tası attı, çünkü; artık oldu olacak kırıldı nacak, Aşık bu haydutlara ne yapacak, nerden inceyse ordan kopacak... (sayfa sonu)
SAYFA 2
Zaten erli geçli tepemde bir tufan kopacağını bildiğim için o gün tedarikli gelmişdim. Yarın dibinde yatan "Karadağı" göstererek elimi Şakir Çavuşun göğsüne koyup dedim ki, sağol sana sözüm yok elçiye zeval olmaz ama o, zalim zevata doğru dönerek "Karadağı" tekrar gösterip dedim ki, ey bak, karadağın karnında tam on tane sarı sinek saklı ki senelerden beri sancılanıp duruyor, bunları azat edip o, azgın sürünün üstüne salıvermenin herhalde sırası geldi.
Yani sizin anlayacağınız şudur ki, tekrar edeyim ki sözün özü sizin anlayacağınız ben öleceğim fakat fidanlar yaşayacakdır. Hadi şimdi git o, şer şurasına böyle söyle, benden de selam eyle!...
Gelecekleri varsa görecekleri de var deyip, Çavuşu savuşdurduktan sonra, yarın dibinde karayılan gibi yatan karadağı eyce yağlayıp bir iki manavra yapdım, uygun bir yer bularak fidanları şöyle saf saf dizilmiş askerler gibi ardıma alıp önce tanrıya, sonrada hem tarlayı hem beni hemde fidanları kurtaracak tumbun tümseğine sığınıp sipere yattım.
İşte bu tabii tahkim gerisinde bütün ihtimallere karşı gereken ihtimamları ihmal etmeden olanca tedbirimi alarak büyük bir tevekkülle müstakbel tehlikeyi beklemek üzere mezkür sarı sinekleri sığır sürüsüne salmak kavliyle titrek parmağımı titiz tetiğin üstüne usulca indirip müstakbel harbin mukadder akibetini beklemeye başladım.
Bu arada Şakir çavuşda dolamacı savuşmuş, kalabalığa kavuşmuş, ne demiş ne konuşmuşsa, sonradan Gabangilin Şabandan duyduğuma göre, evet evet yanılmıyorsam eğer, sonradan Gabangilin Şabandan duyduğuma göre,
herhaldeki Şakir çavuş yanıma geldiği zaman fidanlar arasından süzülen mavimtırak ışıkların Karadağ üstünde oynaşan mor menevişleri oyana buyana kıvrıldıkca ona bir canlılık, bir yanar döner, bir polis piştovu pozu vermiş olacakki, Şakirin bundan feleği şaşmış birden bire ürkmüş üreyi oynayıp tüyleri ürpermiş, telese telese terkan içinde tertipçi derneğin yanına ağacın dibine dar düşmüş. "Karadağ yarın yanına yatmış kara bir yılan gibi kıvranıyor demiş, ahan şu bizim konvoyun konağı kadar kundağı var demiş. Aşk olsun o ejderhanın elinden kurtulana demiş. Silahlara serdar mı serdar, işte benim gördüğüm bu kadar, benden dost lafı isterseniz bir menkus ve menfur bir belaya kalmadan biz bu meseleyi hökümet marifetiyle def edek, maşa dururken elimizi yakmayak demiş.
Onlarda Şakir çavuşun bu sözlerinden sonra ne düşünmüş, ne düşünmemişler, birde baktımki bir karışma, bir dağılma, bir dalgalanmadır başladı, bu sapık sürünün serkeş seli, kudurup köpüren kötü arzuları kıranit kayalara çarpan kükremiş bir köpük misali sönüp kırılarak hunhar homurtular arasında "Hamurkesen" sırtlarından köye doğru devrilerek sır olup ortadan def oldular.
Ben de bu muhteşem müstahkem mevziden kalkdım, kaçak tütünden kalınca bir sigara sarıp aç karnına acı acı çekdim. Ağzımdan çıkan deruni duman adeta dileğim, yani iş bileğime düşmeden, dileyimin tecellisi gibi tanrıya doğru yellenip tellenerek gidiyordu. Tehlikenin feci felaketini fikrederek bir müddet zikirden sonra son fidanımı da dikip köye döndüm.
Daha soluk alıp biraz olsun dinlemeden gine bekçi Şakir gelip, muhtar seni çağırıyor dedi, beni kalkıp yorgun yorgun gittimki gine aynı o, yobaz ve toy topluluk hazır. Selam verdimsede hazır olan o, hınzır topluluk, "Fuzulinin dediği gibi rüşvet deyildir diye selamımı dahi almadan" Muhtar Muhsin ağa ayağa kalkıp bak Aşık, köyümüzün en ayık genci sensin dedi. Biz şimdi sana söz dinletemezsek eğer sonra gerisine artık ne anlatabiliriz ki, yarın seni görenler de bu işe koşulacak, razı olmayan komşular bile bu ağaç işine koşulacak. Köyümüzün dağı bayırı her köşesi orman olacak. Malımız mulumuz daha nerde otlayacak?
Eğer beni bir baba dostu bilirsen kisen bize baban (Şaban ağanın*) en değerli armağanısın biraz deli doluda olsan gine onun hatırı var. Bu işin eyisi, gelsen ağaç sevdasından vazgeç. Eteğindeki şu inat taşını dök, başını dişini ağırtmadan get dikdiyin fidanları elinle sök. İşi feryada figana dökmeden kendin sök. Bu iş sırf bana kalsa babanın hatırı için seni ağlatmadan bu işi bir hala yola bağladırım amma velakin biliyorsun ki hiyet çok hiddetli işi şiddete dökmeden sök yoksaki hiyet kat'i karar aldı seni karakola sonrada mahkemeye vereceyiz, ayrıcada para cezasından gari mapisliği var, deyince.
Bende, ulan hapis değin en habis kararla iğdamıma karar bile çıksa, yinede fidanlarla aramızdaki ikrardan vazgeçmem ama eğer sizin kafanızdaki gibi devletinde bir orman, bir balta kanunu varsa onada boyun kıldan incedir dedim gibi, onlarda burnu kuruluları bir yana ayırıp, benim gibi birkaç masum ve mahcubu mahkemeye verdiler.
Birkaç kere karakola marakola götürüp yüzümüzü, gözümüzü yeniş yokuş oyanı buyanı sürttüler. Baktım ki tilki tilkiliğini bildirene kadar post elden gidecek, bu işin şakası makası yok, vaziyet çok vahim, kırk peygambere yalvaracağına, bir Allaha yalvar deyip, hemen acele acele vali beye bir maruzatımı mucip mektup yazıp postaya atmak üzere giderken yolda bekçi Şakire rasladım. Mal bulmuş mağribi gibi sevinip kasıla kasıla yakama asılıp dediki: Oo Aşık ne haber, nasıl oldu, sanki biz sana söz söyledikdi, şimdi dahamı ey oldu? Üç güne kadar hem fidanlar sökülecek, hem de fidan başına beş kuruş para cezası, inanmazsan ahan mazbata, ahanda kaymakam beyin imzası, deyince bende de beyin attı.
Sinirli sinirli sertçe yakamı silkip, ammada size dost deyip altınıza post serecek serseriyi buldunuz deyip valiye mektubu postaladım.
Büyük bir dikkat ve rikkatle beni dinleyen çocuklar: Valiye ne yazdın çok merak ediyoruz bizede anlatır mısın Aşık amca ? dedikleri gibi, bende o, menfur heyet hakkında yazdığım meskür mektubu aynen anlatmaya başladım.
Şöyleki: bu mektup üzerine vali bey çok üzülerek bereket versin ki o, fitne muhtarın fikrine uymayıp ayrıcada bir tebrik ve teşekkür mektubu ile beni taltif etme lutfünde bulundular. İşte bende arayınca böyle anlayışlı bir dostu, ucuza kurtardı pahalı postu... Yâarinin yüce ve âli çok rakik ruhlu valileri, olacak "enik" denecek kadar minik "mekik" denecek kadar dakik yavrularım !
İşte şimdi şu yazıda yabanda gördüğünüz bu zümrüt gibi zirai zeminin aslı, işte zügürt beyinli paslı kafaların içindeki pis mikropların hiçbir zaman gelişemeyeceği inancından güç alarak verdiğim amansız bir mücadele ile başladı ki eğer o, hiçden değil, içten gelen isteğimde israr etmeseydim bu fazilet fidan yatağının yeşil yerinde, hâlâ atağa kalkmış felaket fırtınalarının sağa sola fırlattığı feyizli toprakların altından çıkarak yüzümüze çarpacak sitem taşlarının dahi matem yaşlarından gayrı birşey kalmayacakdı gözümüze batacak..
İşte hem beni hemde fidanları o, feci ve acı katliamdan kurtaran mektubu aynen anlatıyorum dikkatle dinleyin çocuklar.
Şöyle ki: Ey saygıdeğer valimiz, ey niymetli velimiz, ey güzel Gümüşhanemizin genç ve dinç mimarı "Mustafa Karaer valimiz !
Bizden size dileğimiz şudur ki eğer tezden gelmezsen çok vahimdir halimiz, diye fidanların size karşı böyle feryat ettiklerini duyduğuma dair yemin etsem yeri vardır. Mesele ve maruzatımız şudur ki ağaç dikimimiz dolaysiyle ağalar tarafından gözümüzü ağlatan, özümüzü dağlatan iktidai bir iddia ile ipka bırakılmamızla, kendi kendini tamir eden tabii ormanlarımızı dahi keserek dağlarımızın etini eritip kaburga ve kemiği ile kel bir heykel gibi insan ruhuna karşı sırtlan misali sırıtan tipini tepeler haline getirmemizdendir ki, o, eski mor meralar, gür seralar, şimdi sizlerin merhametlerinize müracaatları müstecaliyet kesbetmişdir.
Çünkü zatialiniz belkide o, zalim zihniyetin şikayet şekline göre bir uygulamaya başlamanızla uğrayacağımız haksızlığı önlemek için, meskür kararın yanlışlığını yansıtan bu yorucu yazımızla, zatialinizin aleleni bir ağaç aşıklığınızın iltimasına iltica ediyoruz ki, bu insanlık dışı insafsız infazın iptalini, ilgililere tebliğiniz temennisi ile bu yorucu yazı ve yorumlarımın tamamını okuma lutfünde bulunduktan sonra mütefekkir bir valimiz olarak varacağınız vicdani kanaatiniz gereyinin gerçek hükmünü vererek kanalını tarikiyle bu kanayan yaramızın acilen sarılmasını istirhamen, ayrıcada dilekçe mahiyetli bufassal mektubumu eşinizle, dostunuzla, sıcak yuvanızdaki yumurcak yavrularınızla birlikte yavaş yavaş kendinizi alıştıra alıştıra okumanızı saygılarımla hatta ısrarla istirham ediyorum ki, belkide bu aciz aşığın naciz namesinde veciz vaazler, muciz niyazlar bulacaksınız.
Belkide, saatlerce sufli sayfalarının süslü sütunlarına eyilip enerji sarfettiğiniz gaflar gayyası, laflar deryası, gazetelerden, mecmualardan ve mümasili dergilerden daha değerli, daha demokratik ve daha dostdane destanlarla desteklenen deste deste duru duygularla donanmış olduğunu göreceksiniz. Ve belkide tahmin etmediğiniz kadar büyük bir vatan aşkı aşıcısının aşırı derecedeki aşkını arama tadını duyacaksınız.
"Altının kıymetini sarafı bilir" atasözüne atfen diyebilirim ki: altından gümüşten çok daha değerli olan ağaç üzerindeki itisas ve ihtimamınızı, ihtimal ki Gümüşhanemizin güzel ve kadirşinas halkı birdaha göremeyecekdir, dersem yanılmış olurum.
Çünkü, Gümüşhanemizin zügürt kayalarına zümrüt revnakı veren yeşil ve rakik ruhunuz asırlar ardı nesillere nasihat ve sihhat neşredip, istikbale istikrarlı bir istikamet göstermek üzere açılan bu rüşan rahın gümrah güneşi, güzide önderi ve ölümsüz örneği olarak kaidesi kıranit kayalara oturtulmuş sarsılmaz bir abide gibi ormanlar üzerinde daima dimdik duracakdır...
Muhterem Valim ! Birazda biyografik durumumdan bahsedeyim ki, Kelkit ilçemize bağlı Gelinpetek köyünde sebavetten beri gerek çiftçilikle iştigalim ve gerekse fıtri temayüllerimin tabii temayüzleriyle milli ve edebi tarihimize temiz sayfalar açmış olup, tefekkürlerimize teşhir ve takdir edilen tabiat kitabının feyzinden faydalanarak fıtri ferasetimle, adeta bir verâset üzerinde meleke kesbetmiş bir kimseliğimin insani istidadı istikametinde senelerce sürünerek istipdadiyetten istimkâf ile mutaassıp muhitimde her türlü bâtıl itikatları baltalamak, her çeşit tembelliklere tırpan atmak, Aşık Zevraki olarak hayat yolunda zaman zaman zuhur eden her türlü zorluk ve maniavara metanetle göyüs germek, cehaletin feci felaketleriyle cebelleşip, medeni bir cesaretle bedeni bedeller ödeyerek yenip yere sermek suretiyle birçok yenilikler meyanında köyümün soğuk sinesine sıcak ağaç sevgisini sindirmiş olmamın, sonsuz saadetine bürünmüş "Zevraki" mahlaslı hür, gür iradeli faal ve ideal bir vatandaşınızım.
Ufak bir beni dahi bulunmayan nurlu ufuklar kadar parlak biyografimle huzurlarınıza çıkmış bulunuyorum. Fakat ne yazık ki, ne garipdir ki, yalnız ve yalnız zalim kimselerin tahrip ettiği tarımsal topraklarımızın acınacak kadar kavruk ve çıplak çehresini güldürmek, çöl vari susuzluğunu gidermek, ağaçsızlık derdinden kanağlayan kızıl çağlayanlarımızı gördükçe şah damarımdan kan boşanırcasına duyduğum acıyı devam ettirmemek, her karışı kanımızla karılan milyarlarca vatan topraklarımızın binlerce tonunu değilde bir milini bile ne yele, ne sele (sayfa sonu)
SAYFA 3
evet, evet ne sele, ne yele ve nede ele kapdırmamak kastiyle hasredilen mesai ve enerjimizin en elzem olan ağaca tevcihimize tepki gösteren ağaların bu teamüdi şikayetlerindeki haksızlığa hedef olarak heder edilip, kindar ve keyfi bir bahane ile kesilmek istenen binlerce söğüt ve kavağın, hatta ve hatta bir bebek kadar masum ve bezeklikleriyle,
bir gelin kadar genç ve güzellikleriyle gözleri ve gönülleri okşayıp, rakik ruhlarına renk veren, bozkırlarımızı, yani ki yoz bağlamış boş kafaların, marazlı ve garezli beyinlerin maruz bırakdığı bozkırlarımızı kınalı bir koruluğa kaplayan, fırtınaları önleyip, ölüleri dirilten yağmurları toplayan topraklarımızı yağmalayan selleri hooplayan fiziki feyizleriyle dağlarımızı süsleyip besleyen, bu canım fidan camiasının ciyak ciyak feryadına karşın, bağırları baltalandıkca bağıran fidanların figanlarına kapalı kalan sığır yapılı sağır kulaklar yerine sizin hisli ve hassas kalpleriniz kaim kılındıkça onların kılına dahi kıyılıp dokunulamayacak,
Bu insafsız hüküm asla infaz edilemeyecek vebu sayede ulvi ruhlarınızın birer remzi olan fidanlar bütün haşmet ve feyizleriyle birlikde fezaya doğru yarışlarıyle baş başa bırakılacakdırlar...şu geçmişdeki bir gerçeyi izahımızla müfteri müştekilerin maruz bırakdığı müşküllerimi daha müdrik oluruz.
Şöyle ki : Müverrihlerimizin mevsuki bildirilerine göre : bundan dört yüz sene evvel dedemiz olan büyük cihangir Timur Han'ın, Yıldırım Bayazıt kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerine karşı koyan muazzam ordusunun filleriyle süvarilerini gizlediği Ankara'nın çubuk ovasındaki kesif ormandan, şimdi deyil filleri, süvarileri göstermeyecek gür bir orman, çakalları gizleyecek, sincapları sindirecek bir çalılık, çobanların, çocukların ellerine kesecekleri bir çubuk, bir çöp bile kalmamış. Ne yazık ne yazık ...deyil bu bize kazık.
Evet ne yazık, ne yazık, azık değil bu bize yağlı kazık... İşte eskiden bizim köyün ormanı da öyleymiş. Ordularımızı mekkaresiyle, nakkaresiyle tüfengiyle topuyla tahkim edip gizleyen tabii ormanımız, şimdi topları, tankları, atları tayları değilde bir tavuğu, bir tavşanı bir tilkiyi, arslanları, kaplanları, filleri değilde, bir fareyi dahi gözden gizleyemez hale gelmişlerdir, gür köknarların yeşil yerinde şimdi kör gevenler desek o, da yok, mor meşelerin yerindemavi menekşeler desek o, da yok. Tür tür güller, bülbüller, toylar, turnalaryerindebir tırtıl, bir tırıl karga desek o, da yok..Şimdi sadece var olan: yer yer güllükler yerinde hor hor, yar yar kellikler, şimdi kumrular, toylar, turnalar yerinde sönmüş bir yangının bembeyaz külleri uçuşmakda.
Evet evet şimdi sönmüş yar aman vermeyen yaman bir yangının yellere karışan bomboz külleri uçuşmakda, şimdi bazı hain ataların, lain baltaların söndürüp bir çöle çevirdiği bedbaht bir hayatın elim enkazı savrulup kavrulmakda, şimdi o,,, talanların hercümerc ettiyi o, talihsizliği tarif edilemeyecek kadar tahrip edilmiş olan tarımsal toprağımız cayır cayır kavrulmakda, o, vahşetzarın verdiği çirkin çehre insan ruhuna karşı bir sırtlan gibi sırıtmakda, elhasıl bu verimli vatan üzerinde üzülerek söyleyeyim ki, şimdi her ne yana gitsen her ne yana baksan sadece sönmüş bir hayatın matem yaşlarından, sitem taşlarından başka bir şey yok yüzümüze çarpıp gözümüze batacak...
Evet sevgili çocuklar evet tekrar edeyim ki, o , sefalı sahalarda şimdi sadece sönmüş bir saadetin cefalı matem yaşından başka bir şey kalmamışsa yüzümüze çarpıp, gözümüze batacak, nasıl sızlanmaz buna Zevraki nasıl, asıl Zevraki kadehe asıl, asılda ah çekerek deki : Ah o, ağaç, ah o ağaç ! O nasıl ağaç, o, hangi ağaç Aşık Zevraki hele bize de anlat, - Tarihi bir ağaç siz tanımazsınız, siz yetik değilsiniz yetim kalan bent bağındaki, o büyük ağaçki, ne devranlarımız vardı o, dev gibi büyük ağacın altında.Küçücük körpe bir yavrumdum daha, onu taze dallarından, açlık, kılçık, kıyrılkop, sıyrılkop gelçık diye diye kavladıp dilli düdükler yapdığım, onun gövdesine yaslanıp gölgesinde yattığım. Onun alçak dallarına kolçak ipler attığım, o, benim bebek günlerimin bezek beşiği, baba günlerimin eşiği, dede günlerimin değneğiydi o, benim her şeyimdi.
Onun narin ve serin yaprakları arasında ninnilenen yavru kuşların yuvalarını bozduğum, onon altında yatıp yuvarlanıp gezip tozduğum güzel günlerin ezel hatıralarını hala hayalimde ve hayatımda yaşatırım. Bir şans eseri olarak, bir talih mucizesi mealinde o, menhus talanlardan arta kalmasıyle bundan tam kırk yıl evvel bölgesindeki dörtyüz nüfusa gölge verip hayat bahşeden yegane ağacımız işte hala hatırasını taşıdığım o, tek söğüt ağacıydı ki köyün bütün külfetiyle ülfet edinmesi ve çıplak çöl ortasındaki çekiciliği ile çevreyi celbeder, bütün nazenin nazarları nazlı gövdesinin hazlı gölgesine toplar, yazlı sıcaklar sıkışdırdıkça güzelliğini günden güne artırır, hatta kendisine kutsiyet dahi atfettirerek bir yandan dallarının yeşil ve allarına ipek basma, yandım alamadım ve bazenda pazen parçaları bağlattırarak hazan mevsiminde bile hem bir meyva ağacı pozunda, hemde bir ziyaret zinnetine bürünürken bir taraftan da taze sürgünlerinden çocuklara dilli düdükler verir, bir tarafdan köy evlerinin küflü köşelerine serilmiş kirli kilimler...
Evet sevgili çocuklar evet üzülerek, ezilerek tekrar ve ikrar edeyim ki : Bir tarafdanda ezelden beri ilimden irfandan bir nebze nasip alamamış olan köy odalarının köhne köşelerine serilmiş kirli kilimler üstünde inleyerek üfürük tüfürükleri arasında şifa duaları dinleyen sıtmalı hastaların sararmış yüzlerindeki sozalmış son damla kanı ara ara deyil sıra sıra dizilip sinsi sinsi sömüren kara sinekleri kovalamak ve o, pısırık pis parazitlerin ısırıklarını ovalamak için demet demet dal verir, hülasa hastalara el verir hal verir amma birde bakarsın ki eylul, sonbahar demeden allı, yeşilli çaputlar solmuş adeta çıplak bir çalıya dönmüş, yaprakları dökülmüş dalları donmuş, heleki Akgün dostu olan gölgesi bile gövdesini terk etmiş, o, yeşil kemhasını soyunup yamrı yumru dallariyle sovuk güz gününde etrafı buz bağlamış olarak yalnız başına kalırdı.
Her gün posta posta gelip altına post atıp ketif çatan dostlardan eşlerden geçde, kışlar bastımıydı kuşlar bile kaçıp giderdi. Elhasıl yukarıda dediğim gibi, hımhışır bir encama dönmüş, neşesi sönmüş olarak bir daha nüşvünema bulabilmek için gelecek baharı bekler dururdu.
Bugün ise onun yerine bu nefis nimetten nüfus başına beklide bin adet düşdüğünü düşünecek olursak, bir tarafdan asırlarca geri gittiğimiz, yani, hakiki hayat hikayesini yaptığım söyüt ağacındaki övütte, yukarıda temas ettiğim Timur devrindeki yeşil çağa daha yeni yeni yettiğimizin teesüfi teessürünü duyarken, bir tarafdanda insafsız insanlığın ağaç imhası hususundaki hunhar infazını ve bilhasse fasit bir daire etrafında dönen basit ve kör köylülerin bugün basir bir beraberliğin tekamülüne ermelerindeki bahtiyarlığı tasvip ve takdir etmemek elde değil...
Çünkü topraklarımızın selle, yelle savrulup telef olmaması sadece ağaç sevgisi ile mümkün olacağından, kanarlımızla kazanılan bu mübarek mülkün bundan sonraki müdafaası sadece ağaç sevgisi ile mümkün olacağındandır ki, bu zinneti niyetimizi zay etmek isteyen zındık zihniyete zırnık kadar kıymet vermeyip, adeta cinnetvari cani bir cehalete atfedip arzularında akim bırakılmakla bu hatadan da öte, öldürücü haltlarında alt edilmelerini, dolayısıylade bu irticai hareketin terk ettirilmesinde valimize terettüp eden önderlik elbetteki övünç vesilemiz olup, ağaç katliamı önlenecekdir ki, fidan meranın tarafına, tarlanın tumbuna değil de, insanın tepesine dikilse dahi yinede faydadan fariğ deyildir.
Çünkü tepelerimizde, cepelerimizde dikilen şanlı ve çok değerli bayrağımızın direyini düşünelim, irtihale intikal: evet evet irtihale intikal ile onun altında sayeban olup uyuyan atalarımızı ve en nihayet halk olarak hatalarımızı düşünelim, düşünelim ki, onların rakik ruhlarının revnakını taarsür rahmanda zemzeden reçineler, sefineler, kavaklar, çamlar, çınarlar, sövütler, selvilerde ağaç değimlidir?
Hilkat aleminin bütünüyle birlikde hayvan ve insan fıtratında ağaçdan fazla yer alıp rol oynayan ne vardır ki? Doğduğumuz beşikden eşikden tutda, battığımız mezarımızın merteklerine varıncaya kadar her kademede, her merhalede her sığınağımız sağnağımız hep ağaç deyimlidir? İşte bu sebepden bu sıhhıi saikden dolayıdır ki peygamberimiz " Kıyamet kopmak üzereyken bile korkudan ihmalini değil, eğer elimizde bir fidan varsa dikiminin ikmalini emreder.
Eğer öyle ise ölümüzün, dirimizin yegane direği dayanağı olan ağaçlarımızı bu elleri baltalı cahil ağaların cani ağından kurtarıp daha fazla ağlatmamak için, vahi olduğu kadarda çok vahim ve şok edici olan hakkımızdaki vaki şikayet,
valimizin tahkikatı neticesinde şayet köyün müşterek merasına tecavüzümüzle tezahür ederse, fidanların kesilmesini değilde, ağaların kendi keyfi keseleri dışında yerlerinde kalmak üzere okul iradına intikali hususunda hukuki bir işlem cihetine gidilerek bu cani cinayetin, bu insafsız infazın akim bırakıldığını hakim kararıyla muhtarlığımıza tebliğini
bizzat kadirşinas valimiz "Mustafa Karaer" tarafından kat'i bir karara bağlanmasını israrla istirham eylerken, felaha kavuşacak fidanlarımla birlikte en derin saygılarımızı sunarız.
Çok sevgili çocuklar valimize yazdığım ve de matlubunuza mugarin olarak tecelli eden tesirli mektubum burada bitti, şimdi ise kendime manevi bir muhatap olarak aldığım Jale Sun'a ağaç hakdaki yazdığım kırk kıtalık bir şiirimden beş on kıtalık sorulu, cevaplı konuşmamızı, veya atışmamızı takdim ediyorum, Şöyle ki:
Nedendir (Ağaç Destanı)...şiir sayfa 12
KİŞİLER
Baykuş konak kursun gerdek odana
Fidanları kesen kirli kişiler
Umarım Allahtan koluz budana
Fidanları kesen kirpi kişiler
Yetiş Kenan yetiş kaldık arada
Kılıç astı kıral oldu burada*
Kar kalkıpda bar verecek sırada
Fidanları kesen törpü kişiler
Keşke yalvarsaydım yorgo, ganiye
Söz kar etmiyor ki cahil caniye
Ne okula koydu, nede camiye
Fidanları kesen cinli kişiler
Parçalandı paçam, yırtıldı yakam
Vebalini çeksin vali kaymakam
Alır bu ahımı Allahdır arkam
Fidanları kesen yanlı kişiler
Erişir intizar er geç nihayet
Hükümette hukuk yok ise şayet
Şerrinizi ettim hakka şikayet
Fidanları kesen kinli kişiler
Vahşiler vuruyor vatanda volta
Milletin bağrına takmışta olta
Sorsan kanun nedir ? diyorki balta
Fidanları kesen inli kişiler
Aciz azalara neylesin ihtar
Dümbelekden davul, düdükten mehter
Kargadan bekçi kuruttan muhtar
Fidanları kesen felli kişiler
Nerde Atatürk'üm ? nerdesin gör gel
Eski hükümdarlar hep olmuş heykel
Memleket marazlı, meralar kel kel
Fidanları kesen killi kişiler
Dağlar ağlar, bağlar bağladı kara
Bülbülle beraber başladık zara
Akif der; saldım sizi lem* yazara
Fidanları kesen kanlı kişiler
ZEVRAKİ'DEN BİR ANI
Aşık Zevraki'nin Şirinevler'de bakkallık yaptığı dönemde ayyaş bir müşterisi vardır.
Ayyaş adam köylü bir kadınla evlenir, ancak bir süre sonra kadını yüzüstü bırakarak evi terk eder.
Mahçup durumda bakkala gelen kadının durumunu bilen Zevraki, kocasının borçlarını sildiğini, çekinmeden veresiye alabileceğini söyler.
Birkaç hafta sonra kadın utancından bakkala gelemeyince;
Aşık, aylarca kendi çocukları ile ev ihtiyaçlarını kadına gönderir.
Bir çare bulamayan kadıncağız sonunda evin balkonundan atlayarak intihar eder.
Başucuna vardıklarında Zevraki'nin ağzından şu sözler dökülür :
" Böyle onurlu bir insana yardım edebildiğim için
Allah'ım sana şükürler olsun."
|